TÜRKİYE'NİN İLK KADIN BROKERİ UFUK ÇEYREK URAL, "YOLUN AÇIK OLSUN" KİTABINI TURKDENİZ.COM'A ANLATTI

TÜRKİYE'NİN İLK KADIN BROKERİ UFUK ÇEYREK URAL, "YOLUN AÇIK OLSUN" KİTABINI TURKDENİZ.COM'A ANLATTI

Türkiye’nin ilk kadın brokeri Ufuk Çeyrek Ural yeni çıkan ‘Yolun Açık Olsun’ kitabını Türkdeniz.com’a anlattı. 

Yaşamına dair dönüm noktalarını paylaştığı kitabını ele aldığımız röportajımızda Ural,  aynı zamanda brokerlik sürecine ilişkin önemli detayları da aktardı.

Sizleri Ufuk Çeyrek Ural ile gerçekleştirdiğimiz keyifli röportaj ile baş başa bırakıyoruz...

Öncelikle kısaca sizi tanıyabilir miyiz?

18 Kasım 1957 Zonguldak doğumluyum.  Ereğli Kömürleri İşletmesi (EKİ) Yayla Özel İlkokulu ve Zonguldak TED Koleji devamında 10. sınıftan sonra 1975 yılında Şişli Terakki Lisesi’nden mezun oldum. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine girdim. Aynı yıl, 1975’de Zihni Denizcilikte iş hayatıma başladım.

1980 yılında Hukuk Fakültesinden mezun olup avukatlık stajımı da tamamlamama rağmen aradan geçen 5 yıl içinde Gemi Kiralama Brokeri olarak sektörde iyi bir isme ve pozisyona ulaşmış olduğum için fiilen avukatlık yapmayarak denizcilik sektöründe çalışmaya devam ettim. İlerleyen yıllarda brokerlik ve yöneticilik görevlerimin yanı sıra TÜDEV’de Deniz İşletmeciliği dersi verdim.

33 yıl süren denizcilik sektöründeki iş hayatımın ardından eşimle birlikte 200 yıllık bir konağı satın alıp restore ettirerek Safranbolu’ya yerleştik. Böylece 9 odalı butik otelimizle turizm sektörüne adım atmış oldum. Safranbolu’da kaldığımız 10 yıllık süre içerisinde, mezuniyetimden tam 30 yıl sonra avukatlık yapma olanağına da sahip oldum. 

2016 yılında torunum Can’ın doğumuyla birlikte yeniden İstanbul’a dönünce, profesyonel hayatımı bir kenara bırakarak torunumla ilgilenmeyi tercih ettim.

2020 yılında torunum, anne ve babası yurt dışına yerleşince aldığım bir teklif üzerine yeniden denizcilik sektörüne adım attım ancak pandemi dolayısıyla evden çalışmamız gerektiği ve benim de evden çalışma pek tercih etmediğim bir sistem olduğu için yine sektörden ayrıldım. 

“Yüzüne deniz suyu değen bir daha ayrılamaz” derler, gerçekten de denizcilik yüreğine bir kez girdikten sonra uzakta da olsak bir sevda olarak kalıyor insanın içinde.

Bir hukukçu olarak denizcilik sektörüne nasıl yelken açtınız? Ekmeğinizi denizden çıkarmanıza neler vesile oldu? 

10. sınıftayken okulumuzda, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza Hukuku Profesörü Sahir Erman’ın ‘Çocuk Suçlular ve Islah Evleri’ konulu söyleşisini dinlerken, gözüm, kulağım, ruhum kilitlenmişti sanki hocanın anlattıklarına. Hipnotize olmuş gibiydim. O gün gelecekteki mesleğime karar vermiştim. Hukuk okuyacak, Ceza Hukuku dalında kariyer yapacaktım… 

Ama yaşamda hep rüzgârlar estiğini ve bu rüzgârların bizi bir yerlere taşıdığını unutmuştum. Benim rüzgârlarım da beni o yıl üniversite sınav sonuçlarını beklerken Zihni Denizciliğin sahibi Asaf Güneri ile yolumun kesişmesi sonucunda denizcilik sektörüne taşıdı. 

Asaf Bey de Zonguldaklı idi ve ailesi aile dostumuzdu. Kendisinin profesyonel yaşamdaki başarıları ailemizde övünçle bahsedilirdi. Bir müddet sonra da yine Hukuk Fakültesinden mezun olan Levent Karaçelik’in Zihni Denizcilikteki başarıları aile çevremizde konuşulmaya başlandı. Ancak ben düşünce olarak hukuktan başka bir sektöre o kadar uzaktım ki Asaf Bey’le annesinde karşılaştığımız zaman, sınav sonuçlarımı beklediğimi ve Hukuk Fakültesinde okumak istediğimi söylediğimde benim iyi bir öğrenci olduğumu, Hukuk Fakültesini kazanabileceğimi ve Hukuk Fakültesinin yarım gün olduğunu, günün diğer yarısında da part-time olarak Zihni Denizcilikte çalışmamın iyi olacağını söylediğinde doğrusu önce hiç cazip bakmadım bu öneriye. 

O dönem ülkede sağ-sol çatışmasının en yoğun olduğu zamandı. 78 kuşağı denilen bizler de ülke sorunlarına son derecede duyarlıydık ve gençliğin en önemli özelliği olan cesarete sahiptik. Asaf Bey de bana iş teklifinde bulunurken hem o zamanlar İngilizce bilen az genç olduğu için kendi şirketinde yararlı olacağımı düşündüğünden hem de benim okul saatlerinden arta kalan zamanımı siyasal hareketlerin içinde geçirmemi önlemek amacını taşıyordu sanırım. 

Dedim ya; rüzgârlar beni önüne katmış esiyordu ve ben okulun açılmasıyla birlikte kendimi bir anda iş hayatının da içinde buldum. Artık her gün sabah okula öğleden sonra da işe gidiyordum. Zihni Denizcilik hem Chartering hem de Acentelik branşlarında Türkiye’de de dünyada da haklı bir yer edinmiş, çok iyi bir kadroya sahip bir firmaydı. Chartering departmanında Koray Araz ve Levent Karaçelik vardı. Ben de onlara yardımcı oluyordum. Ancak sadece chartering departmanında değil; telex, telefon, dosyalama, daktilo gibi şirketteki her türlü işi de yapıyordum ve hiç de gocunmuyordum. İleride bütün bu angarya görülen işlerin aslında bana müthiş bir alt yapı kazandırdığını gördüm. 

Zaman içinde, Zihni Denizcilikten sonra Koray Denizciliğe geçtiğimde artık broker olmuştum. Bu da iş yerimde geçirdiğim saatlerin daha fazla olmasını gerektirdi. Artık yalnızca çok önemli gördüğüm derslere gidiyor, neredeyse tam zamanlı olarak çalışıyordum. 

Ama bu kez de evlilik rüzgârları esti ve fakülte 3. sınıfta evlenip 4. sınıfta anne olunca planlar değişti. Okul bittiğinde de 5 yıllık denizcilik deneyimim, sektörde bilinen bir ismim olmuştu. Hem evlilik hem annelik hem de iş hayatımda en iyi bildiğim işi yani denizciliği devam ettirmemin daha iyi olacağını düşündüm. 

Böylelikle 33 sene ekmeğimi denizden çıkardım diyebilirim. 

Yaşamınıza ve denizciliğe dair anılarınıza “Yolun Açık Olsun” kitabınızda yer verdiniz. Kitabı yazma nedenlerinizden ve yazım sürecinizden bahseder misiniz?

2020 yılında Covid-19 pandemisi dolayısıyla tüm toplantı ve söyleşilerin online yapıldığı bir dönemde Gemi Brokerleri Derneği’nin ‘Mesleğin Duayenleri’ konulu söyleşisine davet edildim. Zoom üzerinden yapılan bu söyleşiyi gerek canlı izleyenler gerekse sonradan izleyenler benim anılarımı yazmam konusunda ısrarcı oldular. Ben de beni ben yapan, profesyonel yaşamıma alt yapı oluşturan tüm katmanları bir araya toplarsam daha uygun olacağını düşündüm. Bu nedenle köklerimden başlayarak; ailem, arkadaşlarım, okul hayatım ve hayatıma dokunanlar, yaşadıklarım, yaşayamadıklarımı bir araya getirerek okura sunmayı düşündüm. Ana gayem ise torunum Can’a babaannesini yaşamının her evresiyle tanıtmaktı. 

Bu ilk kitap yazma deneyimim olduğu için daha önce kendisi de birçok kitap yazmış biri olarak Zonguldak yerel tarih araştırmacısı, yazar Ekrem Murat Zaman’ın özellikle Zonguldak yıllarım açısından bana katkıları oldu. Elbette bu süreçte olumlu katkılarıyla ve motivasyonuyla yanımda olan eşim Tuğrul Ural da en büyük destekçim olmuştu. Yazdıkça anılarım peş peşe beynime üşüşüyor, yazılmak için adeta sabırsızlıkla sıralarını bekliyorlardı. Yazdıkça zevk aldım, eski yıllara gittim, eski dostları andım, vefasızlıklarını görmüş olduğum insanları ise artık hiç önemsemediğimi fark edip onları ‘isimsizler’ olarak geçiştirdim. Kitabın yazımını bitirdiğimde gördüm ki yazamadıklarım yazdıklarımdan daha fazla… 

2020 yılının yaz aylarında taslak olarak başladığım kitabım 2021 yılının Kasım ayında yayınlanarak okurlarıyla buluştu. 

Kitabınızın bir bölümünde; paylaşmanın verdiği huzuru başka hiçbir şeyde bulamadığınızı ifade ediyorsunuz. Eserin ortaya çıkmasında bu düşüncenin ne denli bir etkisi oldu?

Evet. Paylaşmak yaşam prensiplerimden biridir. Bu paylaşım maddi olduğu gibi manevî de olmaktadır. En çok da iş yaşamımda kendi bildiklerimi ve elimdeki işlerimi, işe yeni başlayan gençlerle paylaşmaktan mutlu oluyordum. Bu paylaşımlarım sayesindedir ki birçok arkadaşın yolu açıldı, onlar da bu yolu iyi değerlendirerek çok iyi yerlere geldiler. İş hayatıma birçok yaşıtımdan dahi çok önce atılmış olduğum için deneyimlerim elbette onlardan fazlaydı ve benim paylaştıklarım salt somut bilgiler olmayıp çeşitli yaşam deneyimlerim ve etik yaklaşımlarım da olmaktaydı.

Paylaşılmaya değer bulduğum, dopdolu geçen çocukluk ve gençlik yıllarımın yanı sıra, başarılarla dolu olan iş yaşamımı da bu kitapla okurlarla buluşturmaktan da mutlu oldum.

Rotanızı denizciliğe çevirmenize neler vesile oldu? Bu bir sevda mıydı yoksa kaderin cilvesi miydi?

Kitabımda da belirttiğim gibi Zonguldak’ta büyüdüğüm ev limanın karşısında, kimi zaman hırçın kimi zaman sakin Karadeniz’e bakan, her gün limana giriş çıkış yaparken şehri selamlamak için uzun uzun düdüklerini çalan gemileri gören bir teras katıydı. Gemiler genellikle kömür ocakları için maden direği getirir, kömür yükleyerek dönerlerdi. 

Evimizden ayrıca adliye görünür, mahkemeye çıkarılacak mahkumlar elleri kelepçeli olarak adliyeye getirilirken onları izlemek beni bambaşka bir dünyaya götürürdü. 

Beni şekillendiren, bilincimi oluşturan manzara işte buydu:

“Deniz, gemiler, adliye ve mahkûmlar”

Deniz ve gemiler sevdamızdı elbette ancak rotamı denize çeviren yaşam rüzgârlarımın denize doğru esmesiydi diyebilirim. Aslında sektöre ilk başlamam bir rastlantı sonucu olsa da sonraları bu sektörde devam etmem tamamen kendi kararımdı. 

İş yaşamımda da deniz, gemiler, adliye ve mahkûmlar sırasıyla yer aldılar ve çocukluk hayallerimin gerçekleşmesine neden oldular…

Hayat hikâyenize baktığımızda çok sayıda engelle karşılaştığınızı görüyoruz. Türkiye’nin ilk kadın brokeri olarak denizcilik sektöründe çalıştığınız süreçte hangi engelleri aşarak başarıya ulaştınız? Bu başarının devamlılığı için ortaya koyduğunuz fedakârlıklar nelerdi? 

Yaşam serüvenimizde hangimiz engellerle karşılaşmıyoruz ki? Kimi küçük kimi büyük çapta da olsa özellikle başarıya giden yoldaysanız mutlaka sizi engellemeye çalışanlar oluyor. Ben bu engellemeleri okul çağlarımdan beri yaşadım. Çünkü başarılıydım, çünkü takdir ediliyordum, çünkü güçlüydüm… 

Yaşamımın ve yaşama bakışımın şekillenmeye başladığı, doğup büyüdüğüm yer olan Zonguldak’ta gerek ailem gerekse çevrem tarafından hep çok sevilen, takdir edilen bir birey olduğum için oldukça özgüvenli yetişmiştim. Bu özgüven sayesinde denizcilik sektöründeki engellemeleri de iş yaşamının kaçınılmaz bir olgusu olarak gördüm ve içselleştirmeden üstesinden gelmeye çalıştım.

Denizcilik sektörün ilk yıllarımdaki en büyük engel kadın olmamdı. Biliyorsunuz denizcilik bir gelenekler silsilesidir. Yüzyıllara dayanan bu geleneklere göre de denizde kadın uğursuzluk sayılırdı. Hem de tüm dünyada. Özellikle benim brokerliğe başladığım 1975 yılında, şimdi birçoğu maalesef hayatta olmayan armatörümüz, ben gemilerine yük teklifi yaptığım zaman “Sen ne anlarsın kızım, bana patronunu ver” derdi. Ancak o zamanki patronum Koray Araz’ın desteği sayesinde armatörlerin zamanla beni tanıyarak güvenmesiyle bu engeli aştım.

Burada kitabımda torunum Can’a tam da bu konu ile ilgili yazmış olduğum pasajı aktarmak istiyorum:

Can’ım gençlik döneminde, iş hayatımızın başında elbette birçoğumuz olanaksızlıklar veya önümüze çıkan engeller sebebiyle olumsuzluklarla karşılaşabiliriz. Yorulabiliriz, arzuladığımız maddi olanakları hemen elde edemeyebiliriz. Bazen yaşımızdan bazen cinsiyetimizden dolayı ön yargıyla bizi yetersiz görenler olabilir. Ancak tüm bu zorlukların üstesinden gelecek en önemli olgu “umut” tur. Umudumuzu hiç yitirmeden, doğru bildiğimiz yoldan hedefimize yürümeliyiz. Şimdilerde ne yazık ki günümüz gençliğinde güçlüklere karşı koyabilecekleri ve hedeflerine yürüyebilecekleri itici güç olan umudu göremiyorum. Acaba tüm bunlara sebep, bizim gençlik dönemimizde yaşadığımız siyasal karmaşanın ekonomik ve kültürel hayata getirdiği yozlaşma mıdır, diye düşünmekten geri duramıyorum.

Çocukluk yıllarınızın ilk dönemlerinde yaşadığınız mutluluklar ve ardından babanızı kaybetmeniz… Bu iki durum hayatınıza dair iki önemli kırılma noktasını oluşturmuş gibi gözüküyor. Bunun yanında iş hayatınıza ilişkin kırılma noktalarınızı anlatır mısınız?

Güzeller güzeli ve akıllı bir anne, yakışıklı ve otoriter bir baba, dünya güzeli ve çok akıllı bir abla ile geçen çocukluk günlerimin üzerine çöken karabulut, o dönemde yaşadıklarım, yaşayamadıklarım, kendi duygularım, etrafımdaki sevdiklerimin duyguları, güven, güvensizlik, korku, cesaret, çalışkanlık, tembellik, sevgi, nefret kavramlarımı ne denli değiştirdi bilemiyorum. Yaşamımı yönlendirdiği ise yadsınamaz bir gerçek.

Bu satırlar ve devamı yine kitabımda, ben henüz 5.5 yaşımdayken babamı trajik bir olay sonucu kaybetmemle birlikte hayatımın birdenbire nasıl değiştiğini, nasıl büyümek zorunda kaldığımı, nasıl sorumluluk duymaya başladığımı ve bunun gibi birçok duygu ile baş etmem gerektiğini öğrendiğim süreci anlatıyor. 

Elbette hayatımdaki ilk ve en büyük kırılma noktası babamı küçük yaşta kaybetmiş olmamdı. Eğer uzun yıllar babam yanımda olabilseydi ben bu kadar güçlü olur muydum, bilemiyorum. Belki hep arkamda bir dağ olarak birçok konuda ona güvenerek kendimi geliştirmek zorunda kalmayacak ve daha az başarılı olacaktım. Kim bilir?

İş hayatımda ise bu denli sert kırılma noktalarım olmadı diyebilirim. Ancak gerek henüz fakülteyi dahi bitirmemişken, duayen Deniz Avukatı Gündüz Aybay’ın diplomamı aldığım zaman kendi ofisinde avukatlık teklifini gerekse Deniz Ticaret Hukuku hocamızın bu dalda asistanı olma tekliflerini Ceza Hukukunda kariyer yapacağımı söyleyerek reddetmemi bir kırılma noktası olarak görebiliriz sanıyorum. Şayet bu teklifleri kabul etseydim yine denizcilik sektöründe olacaktım ancak bambaşka branşlarda. Yine de hukuk nosyonumun brokerlik yaparken bana çok şey kattığı da yadsınamaz bir gerçektir. 

Aynı zamanda bir eğitmen olarak da sektöre hizmet verdiniz. Bir eğitimci gözüyle bu mesleği yapan veya yapmayı düşünenlere hangi tavsiyelerde bulunursunuz?

İş yaşamımın bana getirdiği bir ödül olarak gördüm eğitimciliği. TÜDEV’de ders verdiğim 3 yıl boyunca paylaşımcı ruhumla, bilgi ve deneyimlerimi genç denizcilere aktarmak beni ayrı bir dünyaya götürmüştü. İnteraktif geçen derslerde öğrenciler kadar ben de zevk alıyordum çünkü ben onların denizde yaşadıklarını dinlerken, onlar da benden işin masa başındaki nazari bilgileri alıyorlardı. Deniz İşletmeciliği konularının yanı sıra pratikte karşılaşmaları muhtemel sorunların üstesinden gelebilmeleri için Türk Hukuku ile İngiliz Hukukunu karşılaştırmalı olarak öğretiyordum. 

Mesleği yapmak isteyen arkadaşlara tavsiyem sabırlı olmaları, umutsuzluğa kapılmamaları, hedeflerini iyi belirlemeleri, iyi insan ilişkileri kurmaları, etik kurallara uymaları ve global düşünmeleri olacaktır. Herkes kendi tarzını yaratır, herkesin performansı ve motivasyonu farklıdır. Hepsine şimdiden başarılar diliyorum.

Son olarak; yazmaya ve yeni eserler ortaya çıkarmaya dair çalışmalarınız olacak mı? Başka bir deyişle tekrardan “paylaşmanın verdiği huzurun” peşinden koşacak mısınız?

Yolun Açık Olsun isimli kitabım yayınlandıktan sonra okurlardan yazmaya ve yeni eserler yaratmaya devam etmem gerektiğine dair epey istek geldi. Tadına varamadıklarını ve devamını beklediklerini söylemeleri beni yüreklendirdi doğrusu. Şu anda konusunda uzman olan arkadaşımla birlikte Zonguldak madenleriyle ilgili bir araştırma kitabı üzerinde yoğun çalışmalarımızın yanı sıra yine ilginç bir yaşam öyküsünü okurlarla buluşturma çalışmalarım da sürmekte. Herkesin yaşamı bir roman ve hepimizin birbirimizin yaşadıklarından öğreneceğimiz çok şey var. 

Ben de bu “paylaşmanın verdiği huzuru” artık yazarak bulmaya devam edeceğim gibi görünüyor. Çünkü yaşadıkça anı biriktiriyoruz, biriktirdikçe de paylaşacağız.